|
|
 |
« Yanıtla #1 :» |
|
uygulanmış mıdır, Türkleştirme yapılmış mıdır? HAYIR! HAYIR! Milliciler Çerkesleri mahva kıyam etmişler, Yalanın bu kadarına da pes doğrusu!!! Devam edelim, yukarıda söyledikleri yalanın bini bir para olduğu halde kendileri de Osmanlı’daki en imtiyazlı gayrı-Türk topluluk olduklarını bildiklerinden Avrupalıları ikna edebilmek için beyannamelerine şöyle devam ediyorlar : “””Gerçi Çerkesler gerek kumandan ve gerek nefer saffetiyle harb-i umumiye iştirak etmediler değil, fakat bu iştirak milel saire misillü (diğer milletler gibi) fiilî, amelî hissî olmaktan ziyade kerhî (zorla) ve kanunî idi. .””” Uyanın ey milletim uyanın !!! Bu şerefsizlerin propagandaları sebebiyle Cihan Harbinde, İstiklal Savaşında omuz omuza düşmanla mücadele ettiğimize inandırılan milletim,uyanın!!! Türkler zorlamasaydı , Avrupalı ırkdaşlarımıza silah sıkmazdık diyor Çerkesler…
“””Mamafih mütarekeyi müteakib Çerkeslerin bir kısm-ı kalili (az bir kısmı) Anadolu ihtilalcilerine [pür galat-i his ile]
(yanlış hislerle dolu olarak) iltihak etmiş (katılmış) ve Mustafa Kemal’in taht-ı saltanatını tesise medar (yardımcı) olacak harekat-ı fiiliyede bulunmuş iseler de Kemalistlerin gayri insanî harekatını ve sakim (yanlış) siyasetlerini onlar dahi yakinen görüp anlayınca rücu’mucib mahzur-u azîm olmayacak (geri dönme gerekliliği büyük bir özür olmayacak) bir müddet-i kalile (az bir zaman) zarfinda Çerkeslik âmâli (gayeleri) dairesine nâdeman (pişman olarak) avdet etmişlerdi (dönmüşlerdi). “””
İşte Çerkeslerin beyannamelerindeki ibretlik sözler. Türklerin var oluş mücadelesi Anadolu ihtilalciliği oluyor,neyse o çok önemli değil. Çerkeslerin az bir kısmı bu mücadeleye katılmış, doğrudur. Bize öğretilenin aksine gerçekten de Çerkeslerin çok az bir kısmı Türk milli mücadelesine destek vermiştir. Yukarıdaki cümlede görüldüğü gibi onlar da az bir zaman sonra Yunanlı Ari ırkdaşlarına karşı savaşmaktan vazgeçip Türklere karşı savaşmışlardır. İyi ama şu Kemalistlerin gayri insani hareketleri neymiş onu anlayamadık? Yunanlı işgalcilere kapılarını açan fakat yalın ayak yalın kılıç savaşan Türklere bir bardak suyu çok gören Çerkeslere hak ettiklerinin yüzde biri kadar muamele edilmiş, bu şerefsizler de ağlaya-ağlaya Avrupalı ırkdaşlarına onu anlatıyorlar.
Devam edelim; “”Bilhassa Çerkesler, makam-ı hilafete merbutiyet-i maneviyeleri (hilafet makamına manevî bağlılıkları) bâkî olduğu halde Bâb-ı âli’nin Kemalistlerle birleştiğini ve bunca fedakârlığa rağmen Çerkesliği tamamen ihmal ettiğini saklamaya lüzum görmedikten sonra Çerkeslik muhakkak ve tabiî bir kararla kendisine halâs (kurtuluş) ve necat (selamet) vaat eden ve bunu menatik-i işgaliyesinde (işgal bölgesinde) fiilen ispat eden Yunan ordusuna iltihak etmeyi (katılmayı) menafi-i hayatiye ve milliyesi iktizasından addetmiştir (hayatî ve millî menfaatlerinin gereği olarak kabul etmiştir). [Nitekim daha evvel Arnavut ve Arap akvam-ı necibesinin de Türklerden iftirak.
(ayrılma) ve infikakle (çözülmekle) ecnebî halaskârlara (yabancı kurtarıcılara) aynı saik ve endişe ile iltihak ve temayül ettiklerine şüphe yoktur.]””
Bâb-ı âli Kemalistlerle birleşip Çerkesleri ihmal etmiş, Çerkesler de bunun üzerine kendilerine kurtuluş ve huzur vaat eden Yunan ordusuna iltihak etmeyi uygun bulmuşlar. Yaptıkları ihaneti de Arnavut ve Araplardan örnek aldıklarını da övünerek söylüyorlar.Ah,ah, 1923’te hepsini toptan sınır dışı edecektik ki akılları başlarına gelecekti …
“””Yunan hükümet-i fehimesi Anadolu’ya ayak bastığı tarihten itibaren daire-i işgal askeriyesine dahil olan menatıkada (bölgelerde) meskûn Çerkes ahalisine Kemalistlerin mezalim ve tazyiki (zulüm ve baskısı) üzerine arz-ı dehalet (sığınma talebi) edenlere, harben esir aldığı milletdaşlarımıza istisnai ve teveccühkârane hüsn-ü kabul ve muamele ve ibraz-ı itimad (itimat gösterme) ve sahabet eylemesi (sahip çıkması) hasseten bir lisan-ı minnet ve şükranla yad ve tezkâre sezadır (hatırlanmaya layıktır).”””
Yunanlılar savaş sırasında esir aldıkları Osmanlı ordusu askerleri içerisindeki Çerkeslere istisnai muamele ederek çok iyi bakmışlar,Türk esirlere yaptıkları eziyeti Çerkeslere yapmamışlar,Çerkesler de bunu şükranla hatırlayacaklarmış.
Bunu Türkçüler yazıp söylediğinde bize şovenist derler, işte kendileri Türklerle omuz-omuza savaşmadıklarını bağıra-bağıra söylüyorlar.Uyan Türk milleti!
Bu ülkeyi Kürdüyle, Çerkesiyle, Lâzıyla birlikte kurtarmadın.Bu ülkeyi kurtarırken sen Türk, tek başınaydın. Kürd isyan etmekten başka bir iş yapmadı, Çerkes işte yukarıda da okuduğun gibi Yunanlıyla kol kolaydı.Lâz diye bildiğin de Giresunlu, Türk oğlu Türk Topal Osman Ağa’nın civanlarından başkası değildi.
Beyannamenin son satırlarında ise İtilaf devletleri ve Yunanistan’a 4 maddelik isteklerini sıralıyorlar.Bu maddelerin tamamı Batı Anadolu’da Yunan himayesinde bir Çerkes devletinin kurulmasını, Anadolu’da her vechile kendisiyle hem hal ve menafi-i mütekabile (karşılıklı menfaatler) ile haiz bulunduğu Rum unsuruyla hukuk-u mütesaviye (eşit haklar) dairesinde tevhid-i mukadderata (kader birliğine) yani Anadolu’ya geldiklerinden beri hiç kavga etmedikleri hep dost geçindikleri ve kader birliği ettikleri Urum kardeşleriyle eşit haklara sahip olmak istediklerini,Çerkes milletinin Türklerin milli mücadeleleri sebebiyle maruz kaldığı zarar ve ziyanın Barış Antlaşması sırasında Türklerden tanzim edilmesini,Barış Konferansı sırasında eğer Türkler Çerkeslere verdikleri zararı kabul etmezlerse Şark-ı Karîb Çerkesleri Te’min- i Hukuk Cemiyeti üyelerinin konferansa gelerek Türklerin yaptıklarını anlatabileceklerini teker-teker sıralayarak ırkdaşlarına “ne olur öcümüzü Türklerin yanına bırakmayın” mesajını da vermektedirler.
Bu cemiyetin başlıca üyeleri Lozan Antlaşması gereği 150 kişi ile sınırlı tutulan vatan hainleri listesinin 4’te 3’ünü oluşturan diğer Çerkesler gibi sınır dışı edilmişlerdir. Başbuğ Atatürk’ün sınır dışı ettiği bu köpeklerden kaç tanesinin Kürd İsmet’in affına mazhar olarak tekrardan ülkeye döndüklerini ise şimdilik bilemiyoruz.
Dünden Bugüne Çerkes İhaneti demiştik, dünkü ihanetlerinden bir parçayı size anlattık.Gelelim bugüne…
Bilindiği üzere 2 Ağustos 2002 tarihinde 15 günde 15 yasa kampanyası çerçevesinde gayrı-Türklerin kendi dillerinde eğitim, basın ve yayın yapmaları gibi faaliyetleri serbest bırakılmıştı.Ertesi gün Bir Site de yayınladığımız bir makalede 3 Ağustos günü için ““Türk Tarihinin Gayrı-Türkler eliyle yazılmaya başlandığı ilk gün”” demiştik. Ne kadar haklı olduğumuz şimdi gün gibi meydana çıktı. O günlerde Türkçüler ile yaptığımız sohbetlerde bu işin arkasında Çerkeslerin olduğunu, meclisteki Çerkeslerin tamamının bu kanunun geçmesi için çalıştıklarını, önce Kürdleri sahneye sürerek tepki yoklaması yapacaklarını, büyük çapta bir tepki oluşmazsa Kürdlerden 6 ay veya en geç 1 yıl sonra Çerkesce eğitimin,Çerkes radyo-televizyonunun faaliyete geçeceğini konuşmuştuk. Çerkesler bizim beklediğimizden de önce yaygaraya başladılar. 36 tane Çerkes vakıf ve derneği bir araya gelip federasyon oluşturmuşlar.
Bu 36 kuruluştan 30’a yakınının yönetim kurulu başkanı emekli subaylardan oluşuyor. Çerkesler; üç gün süreyle Vatan Gazetesinde yalan-yanlış sözlerle, doğrudan Türklerin bilinç altına yönelik bir saldırıya geçtiler.
28 Aralık gün ki gazetenin baş sayfasında Türkan Şoray adlı artist vardı. Gizli Çerkes planının bir parçası olarak piyasada Türk Sinemasının Sultanı diye şişirilen ve bugüne kadar bir kez bile Çerkesliğine vurgu yapmayan bu kadın, şartlar uygunlaşınca ben Çerkesim, Çerkes olmakla gurur duyuyorum diye ortaya çıktı. Türklerin bilinç altına yönelik bir saldırı dedik, çünkü yıllardır uyutulan Türkler bu yaygaraların etkisiyle birden uyanırsa “ bak her gün sinemada, televizyonda karşına çıkan, senin gönlünde taht kuran insanlar aslında Çerkeslerdi, siz Türkler kabiliyetsiz olduğunuzdan Türklerin adına sanatı bile biz Çerkesler yapıyoruz” propagandasını şuur altına işlemeyi amaçlıyordu. Türkan Şoray Çerkesce bilmiyormuş, ( barbar Türkler dilini unutturmuşlar ) fakat ne zaman Çerkes müziği duysa içi içine sığmıyormuş, kan çekiyormuş. Türkan Şoray’a tavsiyemiz mahkemeye başvurarak, Türklüğe vurgu yapan Türkan adını değiştirerek Çerkesce bir ad alsın.
Gazetenin 23. sayfasında “Başlarken” adlı satırlarda da yalanın bini bir para, göyya Ruslar Çerkesleri Kırım Savaşında Osmanlıların yanında yer aldıkları için sürmüş. YUUH! Osmanlı asırlar boyu neredeyse her yıl Ruslarla savaşırken, Çerkeslere mi güveniyordu? Kırım Savaşı Kafkasya’da mı yapıldı?
Ruslar’ın Kafkasya seferi Kırım’ın Rusların eline geçmesinden çok daha sonra olmuşken bu nasıl yalan söylemektir? Birinci Dünya Savaşındaki Güney Kafkas Cephesi (Doğu Anadolu, Nahçivan, Azerbaycan) dışında hangi Osmanlı-Rus savaşı Doğu’da yapılmıştır? Yüzbaşı Selahattin'in Romanında; Sovyet Generali Frunze'nin, Sovyet elçisi Aralov'un, o döneme ilişkin birçok yerli ve yabancı yazarın seyahat notlarında ve anılarında son atına ve son kurşununa kadar savaşmaktan çekinmeyenler Türkler ile, savaşmakta isteksiz davranan Çerkesler çok iyi bir şekilde gözler önüne serilmiştir.
Aynı sayfada Türkan Şoray’ın röportajının altında şerefsiz Ethem’in yeğeni olan Güner Kuban isimli kadın akordiyonu eline alıyor ve başlıyor söylemeye : “”Bandırma’ya komşu Emre köyü atalarımın mülküydü.”” Hadi oradan, benim atalarımın kan vererek can vererek aldığı toprak nereden senin atalarının mülkü oluyor?
“”Yunanistan’dan geldiğimizde devleti yönetenlerin (Türklerin) el koymuş oldukları dedem ve babamdan kalan malların ancak ufak bir bölümünü elde etmemiz yıllar sürmüştü. Emre köye yakın bir arsa, dedem Ali Pişave’ye ait olduğu için (Türklerden) kurtarabilmiştik.”” Şerefsiz Ethem’in yeğenine toprak verilmesini bürokrasideki Çerkesler sağlamadılarsa kim sağlayabilir? “”Bu arazi üzerinde Çerkeslerin göç ettikleri zaman yaptıkları evlere benzer ufak bir okul yaparak, orada Çerkesce öğrenmek isteyenlere imkan sağlamayı hep hayal etmiştim.
Şimdi bu rüyam gerçekleşebilir. Dedemden kalan bu araziyi Kafkas derneklerine bağışlamak istiyoruz.””
Güner Kuban biraz daha atıp tutsa Şerefsiz Ethem’in aslında Çerkesce eğitim için baş kaldırdığını söyleyecek.
“”Bu arsayı Ethem’i iki ateş arasında bırakarak Yunanistan’a geçmesine zorlandıktan sonra horlanan, sürülen ve hakarete maruz kalan Çerkes halkına armağan etmek beni ve yeğenlerimi manen çok tatmin edecektir.Çerkes Ethem bir halk kahramanıdır.Üzerinde yaşamakta olduğumuz planette baskı ve sömürüye karşı çıkmak kadar saygın bir şey yoktur.“”
Türk toprakları üzerinde yayımlanan bir gazetede açık bir şekilde Türklere saldırılmasına kimler nasıl izin veriyor anlamak mümkün değil. Başbuğ Atatürk şerefsiz Ethem’i iki ateş arasında bırakarak Yunanlıların safına geçmesine sebep olmuş,yalana bak yalana. Şerefsiz Amcan düzenli orduya katılmaya karşı çıktığı için Yunanlıların safına geçti.Yunanlılar galip gelseydi amcan tarihe Batı Anadolu Çerkes Devleti’nin ilk Başkanı olarak geçecekti. Türkler galip geldiği için bedeline de katlanman gerekecek. Çerkesler; güya horlanmış ve hakarete maruz kalmış. Ülke yönetiminin her kademesinde mükemmel bir şekilde kadrolaşmanın adı ne zamandır horlanmak ve hakarete maruz kalmak oldu? Şerefsiz Ethem hain Çerkesler için halk kahramanı olabilir fakat Türkler için o daima şerefsiz hain Ethem olarak kalacaktır. Yine aynı şekilde Osmanlı döneminde de ülke bürokrasisinde ve “”Ethem’in mezarını Türkiye’ye getirmek istemedik.Ethem’in mezarını kıymetinin bilinmediği Türkiye’yi neden isteyelim ki?””
O şerefsiz hainin mezarını biz de topraklarımızda istemiyoruz. Şerefsizin yeğeni Türkiye’yi neden isteyelim diye de soruyor, defolup gidin o halde yeter bu kadar zaman kalmanız bile fazla , Kafkasya’ya gidin,Ürdün’e gidin,Yunanistan’a gidin, nereye istiyorsanız oraya gidin,yeter ki başımızdan defolup gidin. Madem Türkiye’yi istemiyorsun ne diye Yunanistan’daki ırkdaşlarının şefkat dolu kollarını bırakıp Bodrum’a yerleşiyorsun?
29 Aralık’ta; şartlar uygunlaştığı için “ben Çerkes’im”, “Çerkes olmakla gurur duyuyorum”, “Çerkes gelenekleri bizim evde hâlâ yaşatılıyor” diyen ikinci ünlü şahsiyet de piyasaya çıktı.Aktör Ediz Hun ve eşi de Çerkes’miş. Onun da bugüne kadar Çerkesliğe vurgu yapan tek bir sözü işitilmemişti. 2 Ağustos kararları Meclis’ten geçerken 5000 dolarlık ceylan derisi koltukta bir saniye oturmadan harıl-harıl çalışan Ediz Hun : “”Türkiye sahip olduğu mozaiğin farkında değil.Farklı dilleri ve lehçeleri yaşatmak için elimizden geleni yapmalıyız.Çünkü başka ülkelerde bu zenginlik yok”” diyor. Biz de kendisine NE MOZAİĞİ ULAN !!! Diyoruz.
Ediz Hun ve ailesinin Türkiye’ye gelişi 1800’lerin başında büyük teyzesinin Saraya cariye olarak girmesiyle başlıyormuş. Ediz Hun’un ve yazı dizisini hazırlayan gazetecinin ısrarla kullandıkları bir yalan da Çerkeslerde aile kavramının güçlü olduğu iddiası. Aile kavramınız güçlü olduğu için mi kızlarınızı “Saraya da girer inşallah” deyip esir tüccarlarına sattınız...
Ediz Hun Çerkeslerin birbirlerine çok bağlı olduklarını söylüyor ki haklıdır, bu kadar teşkilatlı bu kadar sistemli bir kadrolaşma ancak sıkı sıkıya bağlılıkla mümkün olabilir. Türkan Şoray’a verdiğimiz tavsiyeyi Ediz Hun’a da veriyoruz. Türklüğe vurgu yapan Hun soyadını bırakarak ne anlama geldiğini bilmediğimiz Kotki soyadını alsın…
kendilerini gizleyerek kimseye sezdirmeden gizli faaliyet yürütmenin, devletin her köşesinde kadrolaşmanın yolu çocuklarına Türkçe ad vermekten başlıyor.Yahudilerde olduğu gibi Çerkeslerde de çocukların hem Türkçe hem de sadece ailesinin kullandığı Çerkesce bir adı olduğuna şüphe yoktur.
29 Aralık tarihinde yayınlanan röportajda konuşan Günsel Avcı isimli kadın (bunun ismi de Türkçe) “Birbirimizi anlamamız için bize 29 harf yetmez” dedikten sonra, “”Türkiye’de resmi olarak tek bir alfabe kullanılıyor.Bu yüzden Kiril alfabesinde eğitim yapmamıza izin verilmeyebilir.”” Diyor. Çerkesler devletin her köşesini el altında tutmaya devam ederse yarın nasıl olsa bir yolunu bulup farklı alfabelerin kullanılması için de bir kanun çıkartmayı başarırlar. Ruslar bunları sürdüğü için kin duymaları gerekirken daha bir de Rus’un alfabesiyle eğitim yapmaktan bahsediyorlar.
Gazetenin 20. sayfasında yer alan bu röportajın altında Çerkeslerin Türkiye’de nerelerde yaşadığını gösteren bir harita yayınlanıyor. Kendilerine buradan teşekkür ediyoruz, yarın Türk ırkı ayağa kalktığında hangi köyleri haritadan sileceğimizi pek güzel izah etmişler…
Haritanın sağında Meclis çatısı altındaki Çerkesler diye bir bölüm var. İbretlik bir vesika…
TBMM Genel Sekreteri Rauf Bozkurt’un (bak bu da Türkçe) Çerkes olduğunu , Deniz Baykal’ın (hem adı hem soyadı Türkçe) , Önder Sav’ın (bu da Türkçe), Mehmet Ağar’ın hanımının da Çerkes olduğunu öğreniyoruz. Yazı dizisini hazırlayan gazeteci Mehmet Ağar’ın emniyetteki Çerkes kadrolaşmasına enişte kıyağı çekip hizmet ettiğini söylemeyi unutmuş, onu da biz söyleyelim. Bunun hemen altında ise 1950’lere kadar Çerkeslerin devleti hiçe sayarak kendi mahkemelerini kendilerinin yaptığının itirafını okuyoruz.
Hazır yeri gelmişken Çerkeslerdeki kişi adları konusuna da bir el atalım. Yukarıda Sönmez Can demiştik,sonra Türkan Şoray sonra Ediz Hun. Çerkes olduğunu bildiğimiz daha bir çok kişinin ad veya soyadlarında Türklüğe vurgu yapıldığını, isimlerin Türkçe olduğunu fark etmiş olmalısınız. Yukarıda bahsettiğimiz beyannamede İttihat-Terakki’nin Çerkesleri zorla Türkleştirmeye çalıştığı yalanı söylenmişti. Kimse Çerkeslere Türkçe ad al diye baskı yapmadı. Sönmez Can’ın adı pekalâ Abdullah Bağ gibi bir ad olabilirdi. Türkan Şoray’ın babası pekalâ kızına Ayşe-Fatma gibi bir ad verebilirdi. Peki neden bu kişilerin isimleri Türkçe veya Türklüğe vurgu yapacak şekilde verilmiş. Kür Şad isminde Yahudiler nasıl olabiliyorsa bu da aynı şekilde oluyor. “Şartlar olgunlaşınca” deyip duruyoruz ya,
30 Aralık gün ki yayın ise, Çerkeslerin savaşçı ruh taşıdıkları yalanı ile başlıyor.
Hemen ardından ise 3 günlük yazı dizisinin en komik yalanı Dört Soruda Çerkesler başlığının hemen altında yer alıyor. Sıkı durun: At,Avrat,Silah sözü nereden geliyor? Çerkesler kullanmadığı halde bu söz onlara mal edilmiş miş. Yuh artık, yalanın bu kadar komiğine de hiç rastlamamıştım.
Aşağılık kompleksi sebebiyle bizden gördükleri savaşçılığı, yiğitliği, aileye olan bağlılığı kendilerine mal etmelerine ses etmedik ama binlerce yıllık Türk sözü olan At, Avrat, Pusat’ı da kendilerine mal etmeleri bizi gülme krizine soktu. Çerkesler Türkleri güldürerek öldürmeyi planlamışlar da anlayamamışız.
Bu komedinin hemen yan tarafında bir melezin hezeyanlarını görüyoruz. Türk baba ile Çerkes anadan olma sinemacı Eşref Kolçak babasının milliyetini sahiplenmek yerine annesinin milliyetini sahiplenerek ben de Çerkes’im diyor. Üç günde üç sinemacı ile yapılan röportajların yayınlanması bilinç altımıza düzenlenen operasyonun tüm ayrıntılarını görmemize olanak sağladı.Televolelerde göklere çıkartılan estetik ameliyatlarla güzelleştirilmiş Çerkes kızı Deniz Akkaya, içimizdeki İrlandalı futbol yorumcusu Hıncal Uluç , günümüzün milliyetçi Türk gençlerinin Çerkeslere yönelecek tepkilerini dizginlemek için yıllarca öncesinden milliyetçiler arasına yerleştirilen ve görünüşte Türk milliyetçisi ( BBG ) olan, 12 Eylül sırasında MHP davasında 146/1 ve 146/2’den hakkında idam istenen fakat zoru gördükleri ilk anda saf değiştirip siyasi kariyerlerine ANAP’ta devam eden Taha Akyol, Agah Oktay Güner,Yaşar Okuyan Çerkes kökenliydi.Yeri gelmişken MHP’lilerin dikkatine küçük bir hatırlatmada bulunmak istiyorum. Bizden Biri Gibi olanlara yıllarca kol kanat gerdiniz fakat artık vazgeçin şu işten. MHP içerisinde olup da sonradan adı döneğe çıkmış ne kadar adam varsa araştırın %90’ı Çerkes kökenli çıkacak. 3 Kasım öncesinde ANAP’ın baraj altında kalacağı kesinleştiği için ANAP’tan ayrılıp MHP’ye geçen Yalovalı biri vardı hatırlıyor musunuz? 3 Kasım seçimleri sonrası MHP baraj altında kaldıktan bir süre sonra ne olduğunu siz biliyorsunuz, MHP’den istifa etti. Uyanın artık,uyanın! 12 Eylül günlerinde ülkücüye zehir kusan, işkenceci cehennem zebanisi sorgucuların evet, evet o çirkin adamların tamamı Çerkes kökenliydi. Nasıl ki Yunanlılar Çerkes kökenli savaş esirlerine iyi muamele ettiyse, 12 Eylül yönetimi de ülkücü mahkumlar arasında Çerkes- Türk ayrımı yaptı.Çerkes kökenliler neredeyse hiç işkence görmezken tertemiz Türk çocukları cereyanlı tellerden geçirildiler.
Bey Belirsiz , Meydan Issız , Türk Sahipsiz olduğundan bugüne kadar ellerini kollarını sallayarak devleti ele geçiren, bürokrasinin her basamağında adamları bulunan, sağ-sol ayrımı yapmadan Çerkessen Bizdensin zihniyeti ile kadrolaşan At Hırsızlarının bu ülkeden kökü kazınmalıdır.
TANRI TÜRK’Ü KORUSUN!
Şimdi de Çerkezler Açılım İstiyor Demokratik açılım sürecinde var olmak için ortaya çıkan Çerkesler, taleplerini kamuoyuyla paylaştı. Çerkezler taleplerini şöyle sıraladı: 10 Aralık 2009 / 14:00
Demokratik açılım sürecinde var olmak için ortaya çıkan Çerkesler, taleplerini dün kamuoyuyla paylaştı. Demokrasi İçin Çerkes Girişimi'nin bir basın toplantısı ile duyurduğu talepler arasında itham edici resmi tarihin tadil edilmesi, ana dilin Çerkeslerin yoğun yaşadığı bölgelerde seçmeli ders olarak okutulması ve Çerkesçe isim yasağını kaldırılması öne çıktı.
Sözcülüğünü yazar-mimar Yalçın Karadaş ve yazar-avukat Hulusi Üstün'ün üstlendiği girişim, farklı kültürlerin yaşatıldığı demokratik bir Türkiye'nin inşası için taleplerini ise şöyle sıraladı:
- Tek tipleştirici ve itham edici resmi tarih tezleri reddedilmeli; bilimsel, sivil ve objektif bir perspektiften tarihimiz yeniden yazılmalı.
-Ana dillerin varlığının hukuki ve fiili güvence altına alınmasına yönelik düzenlemeler yapılmalı ve bu konuda seçmeli anadil eğitimi, ana dilde isim-soy isim alınabilmesi ve yerleşim yerlerinin isimleri alanlarındaki yasaklar giderilmeli.
-Anadillerdeki radyo-televizyon yayınlarında ve üniversitelerde dil ve edebiyatla ilgili açılan enstitülerde ileri adımlar atılmalı; tarihi, kültürel zenginliklerimiz ile yaşayan ve ölü tüm diller araştırma konusu yapılmalı.
Meydana çıkmayız
Soru-yanıt bölümünde ise Çerkeslerin taleplerini meydana çıkarak gündeme getirmeyeceği, şiddetin tasvip edilmediği ve demokratik açılımın ülkenin güçlenerek varlığını sürdürmesi için zorunlu olduğu mesajları öne çıktı.
Karadaş, 'Hükümet taleplerinize olumlu yanıt vermezse bir sonraki adım ne olacak? Meydanlara çıkacak mısınız' sorusuna “Çerkesler sokağa çıkmayı tercih etmez. Biz konuşmayı, düşünmeyi her şeyden önce kendi içimizde bir tartışmayı başlatmayı amaçlıyoruz. Meydanlar provokasyona açıktır. Bu nedenle konuşacağız, yazacağız. Kendimizle yüzleşmemize ihtiyacımız var” yanıtını verdi.
“Çerkeslerin Kürt açılımına bakışı nedir” sorusu üzerine Karadaş, 'Kürt açılımı' konuşulurken bir 'Çerkes açılımı' istemediklerini belirterek “Sadece kendi kimliğimize vurgu yapmıyoruz. Bütün halklar için demokratik açılım istiyoruz” dedi. Karadaş, şunları kaydetti:
“Demokratik açılımın Kürt açılımı olarak nitelendirilmesi bizzat açılışa karşı duranların istediği bir şey. Kürt açılımı denmesi bir halkın hedef gösterilmesidir. Kürt açılımı denilerek sorunlar çözülemez. Bu nedenle biz buna Demokratik Yeniden Yapılanma demeyi tercih ediyoruz. Eğer bize bir Çerkes açılımı yapmak istiyoruz diye gelinseydi bunu kabul etmezdik. Bu bir halkı hedef göstermektir. Bu nedenle sürece Kürt açılımı denmesinden dolayı kaygılıyız.”
Üstün de aynı soruya “Demokratik açılım süreci sosyolojik gelişme çizgisinde zorunlu bir gidişattır. Zaruridir. Türkiye yönünün demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğüne yönelmiştir. Bu istikamet silahlı bir mücadelenin sonucunda alınmış değildir. Bunca kültürel sentezin yaşandığı bir ülkede dilin ve kültürün yaşatılmasının engellenmesi hayatın akışına uygun değildir. Çerkesler olarak bu gelişime omuz vermek, doğal süreci hızlandırmak, barış içinde bir geçişin sağlanmasını istiyoruz” yanıtını verdi.
Çerkes açılımının Kürt açılımını dengeleme amacı güdüp gütmediğine ilişkin de Karadaş, “Kimsenin işaretiyle yola çıkmadık. Kimse bizi yönlendiremez” dedi.
'Molotofkokteyli atmayanlar açılım istemiyor sanmayın'
'Çerkesler somut olarak ne istiyor' sorusu üzerine Karadaş “Özetle Türkiye Almanya ve Bulgaristan'daki Türkler için ne istiyorsa biz de onu istiyoruz. Bütün Türkiye halkı ne istiyorsa onu istiyoruz. Bugün eğer bir Arnavut çıkıp molotofkokteyli atmıyorsa talebi yok mu sanıyorsunuz. Biz beş şeye karşıyız; Irkçılık dayatma, şiddet, yalan ve inkar” dedi.
Üstün de, bu konuda Çerkes dilinin yok olmaya yüz tuttuğunu bu nedenle Çerkeslerin yoğun olarak yaşadığı yerlerde seçmeli anadil dersi konulmasını, kültür ve dilin yaşatılması için anavatan Kafkasya ile işbirliğinin yollarının açılması, resmi tarihin tadil edilip halkları itham eden ifadelerin çıkarılmasını istediklerini belirtip ekledi:
“Savaşı tasvip etmeyen tüm Türk halkının taleplerinden farklı bir şey istemiyoruz.”
Resmi tarihin yeniden yazımı konusunda Karadaş da, “Türkiye'de ırkçı-milliyetçi bir ulus yaratma adına Kürtlerden önce Çerkesler tavsiye edildi. Çerkes Ethem bahanesiyle bir halk karalandı. İç sürgünler oldu. Rumeli'den göçler yaşandı. Beri tarafta Türkiye'de Latin alfabesiyle ilk gazeteyi Çerkesler çıkardı, ilk spor kulübünü Çerkesler kurdu. Bunun gibi çok şey resmi tarihte yok” dedi.
'Açılım olmazsa ülke asıl o zaman parçalanır'
Türkiye'nin açılımla parçalanacağına ilişkin endişelere de değinen Karadaş, “Değişim süreci Kürtler savaştığı için ortaya çıkmış değildir. Bu dünyanın geldiği noktadır. Dünya çok kültürlü yönelimlerle yeniden şekilleniyor. Ancak bu yeni değerler üzerine kurulu bir ülke ayakta durabilir. Eğer açılım olmazsa bu ülkenin geleceği yoktur. Türkiye açılıma giderek ayakta durabilir. Açılım ülke parçalanmasın diye yapılıyor, parçalansın diye değil” dedi.
Karadaş, açılıma destek verenlere yönelik bölücülük suçlamasını ise “İnkâr en büyük bölücülüktür. Herkesin anadilde eğitim görmesi bölücülük değildir” diye reddederken Üstün “Son zamanlarda ciddi provokasyonlara şahit olmamıza rağmen bu ülkede kardeş kavgasının zemininin olmadığı bir kez daha görülmüştür. Osmanlıdan miras kalan medeniyet, birlikte yaşama ve irfanımdan kaynaklanan bir durumdur bu” değerlendirmesini yaptı.
'Sürgün halkı olmak Çerkesleri devletçi yaptı'
talepkar olmak için neden geciktiği ve bu taleplerin tabanda karşılık bulup bulmadığı sorusu üzerine Karadaş, Çerkeslerin 1864'te Osmanlı topraklarına sürgün edilmiş bir halk olduğunu, sürgün psikolojisi ile hareket ettiğini, Kafkasya'da yaşanan işgal travmasının Osmanlının başına geldiğini görünce herkesten önce silaha sarıldığını ve diaspora halkı olmanın refleksiyle devletçi bir kimliğe büründüğünü, yaşadıkları ülkelerde sadakatten vazgeçmediklerini hatırlatarak “Çerkesler devletin siz ne istiyorsunuz diye kendisine sormasını beklemiştir” dedi.
Karadaş, Türkiye'de yaşayan herkes gibi Çerkeslerin de farklı dünya görüşlerini taşıdıklarını, açılıma karşı çıkanlar olduğu gibi Çerkes girişimini destekleyenlerin de olduğunu ama zamanla toplumda tartışılarak sürecin daha iyi anlaşılmasını umut ettiklerini kaydetti Bu cerkezlere Türk diyenlere uyuz oluyorum . Bunlarin ne oldugunu nasil irkcilik yaptigini bilmezler . Asla yabancilardan kiz alip vermezler hatta kiz bulamayanalar uzun süre bekar kalir ve kanlari bozulmasi diye kendilerine ait kan banasi actiklarini bilmezler.Simdi siz onlara Türk deyin bizede irkci, dinsiz gibi yaftalar yapistirin bakalim ileride bu yaptiklarinizdan dolayi. Türk milletine nasil hesap vereceksiniz
ÇERKES MİLLETİNİN BÜYÜK DEVLETLERE, İNSANLIK ve MEDENİYET ALEMİNE GENEL BİLDİRGESİ
Halen Yunan askeri işgali altında bulunan Batı Anadolu, yani Balıkesir, Bandırma, Erdek, Gönen, Biga, Kirmasti, Mihaliç, Bursa, İnegöl, Yenişehir, Aydın, Manisa, İzmir, Eskişehir, Kütahya, Afyonkarahisar ile İzmit, Adapazarı, Hendek, Düzce, Bolu ve yöresi Çerkes ahalisinin, biz aşağıda imzaları bulunan yetkili temsilcileri ve Yunan Hükümeti'nce onaylanan ''Şarkı Karip Çerkesleri Temini Hukuk Cemiyeti'' (Yakın Doğu Çerkeslerinin Haklarını Koruma Derneği) kurucuları Birinci Dünya Harbi sonunda büyük devletlerce kabul ve ilan edilen milliyet prensibi ile ortaya çıkan milli hukukuna dayanarak İzmir'de Kongre halinde toplanarak hazırlık halindeki milletlerin hukukunu üzerine alan ve yenik devletlere kabul ettirmeyi taahhüt eden Büyük İtilaf Devletleri ve ortaklarıyla, özellikle Yunan, Çerkeslerin sığındığını bildirerek milli isteklerinin yerine getirilmesini rica etti. Anadolu'da bugün oturmakta olan Çerkesler, doğruya yakın bir hesapla iki milyon kadardır.
Çerkesler; dil, adetler, duygular ve uygarlık itibariyle milli geleneklerini korumuş ve devam edegelmişlerdir. Çünkü eski çağlar tarihinin Doğu'da ve Yunanistan'da kaydettiği uygarlıkların hepsine (Kafkas ırkını doğurmuş) olan Çerkesler bir sebep unsuru olduğu gibi çağımızın yüksek medeniyetini kuran beyaz ırkın ve Arilerin seçkin ailesinden oldukları, İngiliz, Alman Rus ve Yunan tarihçilerinin tarihi eserleri ile saptanmıştır.
Çerkeslerin Arap hükümetlerinin çökmesi üzerine merkezi Mısır'ın Kahire (şehri) olmak üzere tüm Arabistan, Kuzey Afrika ve Suriye'yi de içine alarak kurdukları hükümetin üç yüz yıl kadar yaşadığı ve milli yurtları olan Kafkasya'da cumhuriyet şeklinde haiz oldukları idari ve siyasi istiklali, Rus istilasına karşı tehlikede görünce merhum Şeyh Şamil'in idare ve komutasında her türlü savaş aracı ile donatılmış Rus İmparatorluğu'na karşı yirmi yıl, sürekli olarak yiğitçe savaştığı herkesçe tanınmakta ve bilinmektedir.
Adı geçen merhumun bu savaşları, ne yazık ki Rusların büyük üstünlüğü karşısında zorunlu olarak başarısız kalınca Rus Çarlarının güttüğü gizli emellerden haklı olarak kuşku duyan üç milyondan ibaret olan Kuzey ve Batı Kafkas Çerkeslerinden iki milyon miktarındaki nüfusun (o zamanki Babıali'nin gösterdiği koruyucu çağrıya uyarak) Türkiye'ye göç ettiği ve Kuzey Kafkasya'da kalan bir milyon nüfusun çoğalması ile bugüne kadar üç milyona ulaştığı Rus istatistikleriyle saptanmıştır.
Bu hesaba göre Türkiye'ye göç eden iki milyon Çerkes nüfusunun şimdiye kadar üç misli artarak altı milyona ulaşması gerekirken, üzülerek söylenebilir ki, bugünkü milyona yakın bulunmaktadır. Bunun nedenlerine gelince; pek açık bir gerçek olduğu veçhile, Osmanlı Hükümeti'nin inkarı mümkün olmayan kötü idaresinin sonucu olarak çeşitli dert ve felaketlere kurban edilmek yüzünden Çerkesler, dört milyon nüfustan yoksun kalmışlardır.
Kaldı ki, 13 sene önce Meşrutiyet idaresinin ilanı üzerine siyasi olgunluktan mahrum ve ancak Türkçülük ve Turancılık duygularıyla dolu olan ve tarihte misli görülmemiş bir surette, diğer Osmanlı unsurlarını yıldırma politikası ile Türkleştirmek gibi yanlış bir politika izleyen Türk yöneticilerinin siyaseti, Türk olmayan bütün unsurların milliyetlerini ve yaşama güvenliklerini yok etmekle Çerkeslerde de ''yalnız korunma amacı'' ile haklı bir şikayet ve perişan olma hissi uyandırmış ve bunun sonucu olarak Çerkesler bu devam edegelen zulümlardan kurtulmak amacı ile milli bir gaye takibine ve millicilerin açıkça Çerkes milletini mahva kalkışması dolayısıyla, onlar da silahlı savunmaya ve çarpışmaya mecbur kalmışlardır.
Bu yüzden Çerkesler, binlerce değerli evladını ebediyen kaybetti. Malları ve hayvanları yağma edildi ve köyleri yıkıldı. Netice itibarıyla Çerkeslik, telafisi mümkün olmayan maddi ve manevi bakımdan korkunç zarar ve kayıplara uğramış olmakla beraber, bu mücadelesinde sarsılmaz bir azimle sebat etmiş ve bugün de etmekte bulunmuşlardır.
Gerçi Çerkesler, gerek komutan ve gerekse er olarak Birinci Dünya Harbi'ne katılmadılar değil; fakat, bu katılma diğer milletler gibi fiili, emeli, hissi olmaktan ziyade ister istemez ve kanun (zoruyla olmuş) idi. Mamafih, mütarekeden sonra Çerkeslerin az bir kısmı Anadolu İhtilalcileri'ne (tamamen yanlış bir his ile) katılmış ve bir nevi Mustafa Kemal'in hükümranlığını kurmaya yarayacak fiili harekatta bulunmuş iseler de, Kemalistler'in insanlık dışı hareketlerini ve yanlış siyasetlerini onlar da yakından görüp anlayınca geri dönülmesi büyük bir sakınca olmayacak kısa bir müddet içinde Çerkeslik emelleri yoluna, pişmanlık duyarak bundan geri dönmüşlerdir.
Özellikle Çerkesler, Halifelik Makamı'na manevi bakımdan bağlı kaldıkları halde, Babıali'nin Kemalistlerle birleştiğini ve bunca fedakarlığına rağmen Çerkesliği tamamen ihmal ettiğini saklamaya lüzum görmedikten sonra Çerkeslik, haklı ve tabii bir kararla, kendisine kurtuluş vadeden ve bunu işgal bölgesinde fiilen ispat eden Yunan Ordusu'na katılmayı, milli ve hayati çıkarlarından saymıştır (nitekim daha önce de soylu Arnavut ve Arap milletlerinin de Türklerden ayrılmakla yabancı kurtarıcılara aynı sebepler ve kaygılar ile eğilim gösterip katıldıklarına şüphe yoktur). Bundan sonra, bir buçuk sene devam eden mücadele esnasında Çerkesler; müslüman olan ve olmayan binlerce suçsuz insan millicilerin kıyımından kurtarması itibarıyla belirtmeye ve ölçülmeye değer hizmetlerde bulunmuşlardır.
Yunan Hükümeti, taşıdığı milletlerarası insanlık ve uygarlık nitelikleri gereği olarak din farkını göz önüne almaksızın, Ermeni ve bilhassa Rum göçmenleri ile eşit olarak ve belki fazlası ile Çerkes göçmenleri ve mültecileri hakkında ilgi göstererek, onların iaşelerini ve yerleşmelerini en iyi bir şekilde sağlamıştır.
Yunan Hükümeti'nin Anadolu'ya ayak bastığı tarihten itibaren askeri işgal sahasına giren bölgelerde oturan Çerkes ahalisine Kemalistlerin zulüm ve baskı yapmaları üzerine sığınanlara, harp ederek esir aldığı millettaşlarımıza, diğerlerinden farklı olarak yakınlık ve hüsnükabul göstermesi, iyi davranması, itimat etmesi ve kayırması bilhassa minnet ve şükranla anmaya ve belirtmeye değer.
Bundan dolayı, bu gönül okşayıcı ve içten davranış Çerkeslerin Anadolu'da uygarlık yeteneklerine sahip ve kurtarılmaya layık bir millet olduğu ve Anadolu'da Rumlarla Çerkeslerin karşılıklı olarak hayati menfaatlerinin ve siyasi haklarının eşit olarak korunması gerektiği inancından dolayı olduğunu, Çerkesler kuvvetle ümit eder ve dilerler.
Konuyu ayrıntılı sunmaktan amaç:
a) Milli çehremizi göstermek,
b) Anadolu'da uygar milletlerin dikkat nazarını çekmeye layık bir Çerkes milletinin yaşadığını belirtmek.
c) (Üç yüz seneden beri sürekli olarak egemen olan kötü idare yüzünden yıkılış vadisine yuvarlanan, asri ve medeni bir idare kurmak kabiliyetinden yoksun, içten dıştan Yakın Doğu'da ve dolayısıyla Avrupa'da bir karışıklık ve harp kaynağı olan Osmanlı Hükümeti ve Meşrutiyet'in ilanı ile onun yerine geçerek Osmanlılığın çökmesine neden olan aşırı Türkçülerin uğursuz siyaseti, Anadolu sahasında Türk'ten gayri bir milletin hayat hakkını tanımamakta direndiği, medeniyet alemince inkarı kabil olmayan bir hakikat olduğundan) bundan böyle Çerkeslerin Yakın Doğu'da Türklerin uğursuz yönetimlerinden kurtulmasıyla Yunan himayesi altında bir barış ve esenlik olarak yaşamaları sebeplerinin sağlanması arzularını göstermek ve dilemekten ibarettir.
Bundan dolayı, Büyük İtilaf Devletleri ve ortaklarınca milli olan aşağıdaki isteklerimizin kabulünü ve desteklenmesini kongremiz rica ve hemen harekete geçilmesini sabırsızlıkla beklediğini soylu kişiliklerine sunmakla şeref duyar.
1) Devletler arasında kabul ve ilan edilip eski sulh antlaşmalarına konduğu gibi, gelecekteki Yakın Doğu sulhuna da konması kuvvetle umulan azınlık halindeki milletlerin hakları ve siyasi çıkarlarını temin ve tatmin edecek olan madde hükümlerinin bütün Çerkesleri de kapsamına alması. 2) Çerkes Milleti, Anadolu'da her bakımdan kendi*siyle aynı durumda ve karşılıklı menfaatlerle bağlı bu*lunduğu Rum unsuru ile eşit haklar çerçevesinde kader birliğine istekli bulunduğundan dolayı, milli ilerleme ve gelişmesine kuvvetle ümit ettiği uygar Yunan hüküme*tinin fiili himayesi altına sokulması. 3) Çerkes Milletinin önce Halife ve Babıali'nin ve sonra milli ve hayati çıkarlarını şevki ile giriştiği bu mücadele yüzünden uğradığı bütün zarar ve ziyanların barış yapacak taraflardan biri olan Türk Hükümeti'ne öde turnesinin sağlanması. 4) Barış Konferansında yukarıdaki milli isteklerimize karşı çıkıldığında, delilleri göstermek, inandırıcı açıklamayı yapmak ve gerekli savunmada bulunmak üzere, yüksek konferans meclisine yetkili temsilcilerimi*zin davet buyrulması.
Bundan dolayı yukarıda açıklanan, kabul ve desteklenmesi hususunda medeni yardım ve desteği birinci olarak Büyük İtilaf Devletleri'nden; ikinci olarak Yunan Devleti'nden; üçüncü olarak insanlık ve medeniyet aleminden rica ettiğini ve beklediğini ve bundan böyle milli emellerinin meydana gelmesine hizmet edecek siyasi ve sosyal teşkilatı yapmak, Çerkeslerin gelenekleri ve milli, dini ve medeni ihtiyaçları çerçevesi içinde sağlamak; ilerlemek ve gelişmesi esaslarını düşünmek ve hazırlamak; hükümetler ve yüksek meclislerle bağıntı kurarak gerektiğinde yetkili temsilciler göndermek ve siyasi girişimleri yapmak, lüzumlu evrakın düzenlenmesine ve imzasına ve milli haklarının dayandığı işlerin ve dayandığı hususların izlenmesine ve sonuçlandırılmasına kongremiz kendi azası arasından ayırıp seçtiği daimi yürütme kurulunu teşkil eden ve daha önce Yunan Hükümeti'nce resmen tanınmış olan ''Şarkı Karip Çerkesleri Temini Hukuk Cemiyeti'ni vekil yaparak toplantısına son verdiğini, sunma vesilesiyle'' yüksek saygılarını takdim eyler. Yardım Allah'tan 24 Ekim 1921.
Adapazarı delegesi Bağ Talustan Bey İzmit delegesi Çöle İbrahim Bey İzmit delegesi Çiyo Kazı Bey Hendek delegesi Bağ Osman Bey Düzce delegesi Maan Ali Bey Düzce delegesi Hamte Ahmet Bey Kandıra ve Karasu delegesi Maa Şirin Bey Yalova-Karamürsel delegesi Ancur Yakup Bey Bilecik delegesi Bağ Rıfat Bey Eskişehir delegesi Bağ Rıfat Bey Geyve delegesi Çöle Arslan Bey Bursa delegesi Harunürreşit Bey Biga delegesi Acur isa Nuri Bey Gönen delegesi Lapez Yakup Efendi Gönen delegesi Sahekomit Hafız Sait Efendi Erdek delegesi Şahabel Hasan Bey Bandırma delegesi Neçoko Hasan Bey Bandırma delegesi Berau Sait Bey Bandırma delegesi Berzek Tahir Bey Balıkesir delegesi Bezadoğ Sait Bey Manisa delegesi Pesevu Reşit Bey Aydın delegesi Açofit Sami Bey Kısaca, İngiltere; Türkiye'yi bölmek parçalamak için her çareye baş vurmuş, bir Kürtlük, bir Çerkeslik davası yaratmaya kalkışmıştır. Yunanlılar da İngilizlerle birlikte Çerkeslik kozunu oynamışlardır. İzmir'de 24 Ekim 1921 de bir Çerkes Kongresi toplanmıştır.
Kongre, büyük devletlerin özellikle İngiltere'nin himayesini aramıştır. İstanbul'daki İngiltere Yüksek Komiseri Rurabold'un 13 Aralık 1921 günü Dışişleri Bakanlığı'na gönderdiği Lamb Rapor'unda ''İzmir'deki Çerkes Kongresi'ni Anadolu Çerkeslerinin Karadeniz kıyısında toplanıp İngiliz himayesi altında özerklik almayı'' istediği belirtilmiştir. 1922 yazında ise, ileride göreceğimiz üzere ''İyonya Özerkliği'' fikri ortaya atılmıştır. ''İçinde Hıristiyanların, Çerkeslerin ve öteki Anti-Kemalistlerin güvenlik ve esenlikle kalacakları bir küçük Asya Devleti'' kurma söz konusudur. İzmir'deki ilk milliyetçi örgütün başkanı olan ve sonradan Yunan safına geçen İzmir Belediye Başkanı Hasan Paşa ''her cins ve mezhepte İzmir halkının salt mutluluğunu sağlamaya yönelmiş'' bu yeni düzen için İzmir Müslümanları adına teşekkürde bulunmuştur.
|